7 yorum var - 29 Mart 2008 17:23
DOKUNMA, AYNA, ÖTEKİ ÜZERİNE...
Geçenlerde öküzde okudum. Bir film izlemiş yazan şahsiyet. Daracık ara mekanlarda insanlar karşılaşıyorlar ama pek rastlaşamıyorlar; birbirlerine karışamıyor, kaynaşamıyorlar. Karşı karşıya geliyorlar, birbirlerine dokunmadan teğet geçiyorlar, sonra birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Peki neden bu insanlar birbirlerine dokunmaktan korkuyorlar?
E.Canetti: "İnsanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbirşey yoktur" der. İnsan kendine değen şeyi görmek, tanımak, sınıfIandırmak ve kodlamak ister. Bilinmeyenin uzattığı el, her zaman kuşku ve korku; bazen de panik yaratır. Dokunmaktan kaçınmak, bize dokunan şeye karşı tepki göstermek, "ben" ile "o" arasına görünmez bir duvar örer. E. Canetti'ye göre insanın dokunmaktan korkmadığı tek yer, kitlenin içidir. "Ben" ile "o" nun arasındaki duvarı yıkan tek şey kitledir. Kitlenin içinde rastlaşamama, karışamama veya kaynaşamama gibi bir durum yoktur. Herkes artık içiçedir. İşte bunun içindir ki, insan kendisini korkularından arındırabileceği, dokunabileceği, kaynaşabileceği ve bir anafor oluşturabileceği bir mecraya akar. Ve o zaman" ben", "biz" olurum ve dokunamayacağım "onlar"a korku, kuşku ve düşmanlıkla bakmaya başlarım.
Bunun sonucu bildik hikaye: " Ben Havsa'yım, siz İbo'sunuz, onlar Yoruba; biz çoğunluğuz, siz azınlıksınız, onlar farklı demeye ve birbirimizin gözünü oymaya başlarız.
Aslında biz, onu sadece bizden farklı diye hor görmeyiz. Bazen de Onda kendimizi gördüğümüz için nefret ederiz Ondan. Ötekine bakıp kendimizi onda görmek veya tersi durum, acayip bir telaş yaratır bizde. Bu ayna korkusudur işte. Bizim için biz de yaratılmış ben dışı benlikler, "kendimiz olmayan şeylere" dönüştürmüştür bizi. Ve artık kendimizi kaldıramaz olmuştur vücutlarımız. Bizim için belirlenen imajlar, söylemler, düşünceler, davranışlar ve ritüeller öyle bir sarmıştır ki dört yanımızı, hareket edemez hale gelmişizdir. Bu noktada aynaya, taa gözlerimizin içine bakmak korkutmaya başlar bizi. Çünkü orası bizi, bene döndürtebilir. Aynı şekilde ötekine bakmak, ona dokunmak, onunla konuşmak da korkutucudur. "Biz neden başkalarına ayna olamıyoruz" diye sorar Bülent Somay ve cevabı da verir; "Çünkü ayna çıplaktır. Kendinden başka hiçbirşey taşımadığı için "ötekini" hiç yanılmadan gösterebilir. .. Erkekler kadının çıplaklığından ürkerler, çünkü orada kendilerini görmekten korkarlar." Bizi diğerinden uzaklaştıran şey, beni biz haline çeviren döngüden kopma, sürüden ayrılma korkusudur. Ötekinde kendimizi görmenin dışında, onda farklı, kendine özgü şeyler görmek de korkutur bizi. Çünkü bu farklılık, onun yaşamına nüfuz etme ve üstünde tahakküm kurma olanaklarımızı da sınırlar. Mesela erkek, kadının doğurma eyleminden korkar. Aynı zamanda da bu üretkenliği son derece kıskanır. Bu olay, erkeğin nüfuz alanının oldukça uzağındadır çünkü. O bütün bu olayların geliştiği zaman ve mekanın dışına itilmiştir. Ve hiçbir zaman oraya, orada kurulan bağa müdahale edemeyeceğini bilir. ..
Yukarıdaki korkular ve bunlar gibi onlarca, yüzlerce ve binlerce korku bizimle öteki arasına kocaman setler örer. Ama, aşık olmamız için bile ötekine ayna olmamız, yaşamımızın kapısını ona açma mız, onun yaşamının kapısını açma cesaretini göstermemiz gerekir. Aşkların bile bankamatiklere endekslendiği bir zamanda bunu başarabilirmiyiz?
Bazen haklarımızı alabilmemiz için, yine ötekiyle kalkola girmemiz gerekiyor. "Biz iyi ", "Onlar kötü", "tencere dibin kara, benimki senden kara" dan başka bir ses duymadığımız bir zamanda ötekiyle yanyana, diz dize kolkala olabilirmiyiz sizce? "Aaa gördün mü? ibn.ler de pankart açmış gel bakalım" dediğimiz ötekiyle su olsa, ateş olsa, göklerdeki güneş olsa, yine de oynar mıyız? Gündelik hayatta kaybettiğimiz yaşamların bunaitıcı ikliminde dolaşıp duruyoruz. Kimimiz televizyonun camında yitirmiş yaşamlarını, kimimiz işyerlerimizde. Kimimiz Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamalarında yitirmiş yaşamlarını, kimimiz insanların kurtuluşu adına özgürlükleri hiçe sayan bir sigara odası örgütünde. Bütün yaratıcılık imkanlarımızın boğazı kesilip ve İstanbul Yolu'nun 25. kilometresine yol kenarına atıldığı, duyulan tüm cümlelerin dışında bir cümle kurma arzumuzun bir binanın dördüncü katından serbest uçuşa bırakıldığı bir zaman da; inadına yaratmaya, farklı cümleler kurmaya, ötekinin dünyasıyla berikinin dünyasını birleştirip yeni yeni dünyaların inşasına çalışmaya, yeniden cüret edebilecek miyiz? Peki cüret ettik diyelim, bu noktada da ötekiyle yüzyüze gelmemiz gerekmeyecek mi?
"BE HEY EVREN SAKiNLERi
EY iNSAN TÜRÜNÜN EFENDiLERi
EY ROBiNSON CRUOSE’LAR
CUMA'NIN BiR ÇiFT SÖZÜ VAR
"O" SİZİ ORTAK HİÇBiR ŞEYiNiZiN OLMADIGI ÖTEKiYLE TANIŞTIRACAK YÜZ YÜZE GELMEYE HAZIR MIYIZ?"
Günaydın ....
NOT: Bu yazım 2001 yılında Ankara'da çıkan "Karşıdüşler" dergisinde yayınlanmıştı...sizlerle de paylaşmak istedim.