dip dalgası

blog'a geri dön

36 yorum var - 11 Temmuz 2008 10:49

Borges kendi körlüğünden bahsettiği bir konuşmasında, edebiyat tarihinin kör dâhilerinin dökümünü yapar. Homeros’tan başlayıp Joyce’a kadar uzanan uzun bir liste sunar bize. Diğer taraftan körlüğün sadece karanlığı anımsatması da rahatsız eder Borges’i. Gayet renkli ‘görememe’ durumları da vardır. Bazı renkleri ve hareketleri görebilir ama bunlara bir anlam veremeyebilir bazı körler. Her şey flu ve ayırt edilemezdir. Yani bu körlük aydınlık bir körlüktür.

Homeros’un gerçekten yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz. Bazı araştırmacılara göre, Yunanlılarda şiirin müzik olmasından kaynaklı olarak, Homeros’un kör bir şair olduğu varsayıldığı söylenir. Yani şiirin müziğini nihai olarak yakalamanın yolu kör olmaktan geçmektedir. Şiirin görsel değil, işitsel bir sanat olduğuna dair derin inanç, Homeros’un kör olduğuna inanmamızı sağlamış olabilir. Joyce, “başıma gelenlerin en önemsizi kör olmamdır” derken aslında körlüğün çok da korkulacak bir şey olmadığını vurguluyordu. Hatta körlüğün bazı yazarların seslerini bulmalarında yardımcı bile olmuş olabileceği üzerine koca bir külliyat mevcut. Borges konuşmasında körlüğün birçok dilin sesini duymasında yardımcı olduğunu, pek çok dili böylece ruhuyla öğrenebildiğini vurgular. Ona göre “Körlük bir armağandır”. “Yavaş yavaş körleşme, yazgı ya da talihle gelen, ama hepsi de çok garip birçok araçtan biridir yalnızca”.

Borges’in körlüğe olumlu bir anlam vermeye çalışması aslında kendi durumunun farkında olup, bu duruma göre yaşamını yeniden örgütleyen birinin akılcılaştırmaları olarak okunabilir. Körlük insanlığın en büyük korkularından biridir. Çünkü karanlık hep korkutucudur. Bilinmeyenin her an sana dokunabileceğini bilmek yaratır bu korkuyu. Canetti’nin “Kitle ve İktidar”da “insanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan bir şey yoktur” dediğini söylemiştim daha önce. Muhalif söylemin temel ekseni de karanlığa karşı aydınlığı savunmak olmuş, bir bilinmezin, korkuyu yeniden örgütleyen bir illetin elinden kurtulmanın yolu aydınlığa çıkmak olmuştur. Bu noktada insanların en büyük korkularından biri körlük olmuştur. Körlük pek çok hikâyenin, destanın, dahası melodramın ana eksenlerinden biri olmuştur.

Canetti’nin “Körleşme” romanı karanlığa itilen bir uygarlığın körleşme serüvenini incelemesi açısından önemlidir. Romanın bütün karakterleri körleşmeden muzdariptir. Herkesin gözü Kien’in üzerindedir romanda. Kendi bilimsel çalışmalarına gömülmüş Kien, gündelik hayatla bağlarını koparmıştır. Gündelik olana bunca yabancılaşması, gündelik olanı görmesini engellemektedir. Bu da daha sonrasında karşısına çıkan her sıradan kişinin bu körlükten faydalanmasına sebep olacaktır vs… Evet “Körleşme”nin özeti budur. Lakin Canetti’nin anlatmak istediği körlüğün bunca bireysel olmadığını düşünüyorum. Sadece kendi yaşamını kurmak için çabalayan sıradan insanlarda farklı düzlemlerde bir körleşme içindedir. Onların körleşmesi, toplumun tamamını esir alacak en sonu toplum büyük felaketlere sürüklenecektir. J Isaacs’ın deyişiyle “…uygarlığın yıkılışıyla insanoğlunun aşağılanması, romanın konusunu oluşturur”. Dünyasız bir kafaya sahip Kien, kafasında gerçek dünyanın gerekliliklerine yer ayıramayacak kadar gömülüdür. Kafasında bir dünya oluştuğunda, bütün dünyasının yıkılmak üzere olduğunun farkına varır. Canetti’ye göre sadece bir kişinin felaketi bile bize, bütün toplumun karşı karşıya olduğu felaketi anlamamızda yardımcı olur. Bilerek uçta bir karakter yaratan Canetti, toplumu anlamanın sınır durumları anlamaktan geçtiğini düşünmüş olabilir, kimbilir.

Saramago ise körlüğe başka bir noktadan bakar. Saramago’nun derdi burjuva demokrasisi iledir. Modern toplumun pisliklerini örten bir oyun olarak görür bu demokrasi anlayışını. “Körlük” romanı da tam da bu demokrasi anlayışının yarattığı görememe durumunu merkeze alır. Salgın halinde yayılarak tüm bir ülkeyi saran körlük ile ülkede yaşanan kargaşa ve anarşiyi anlatan roman, toplumdaki ahlaki çöküş potansiyelini gözler önüne serer. Anlatılmak isteneni romanın sonunda doktorun karısına söyletir Saramago: “Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük…” Toplumsallaşan körlük, kötülüğün örgütlenmesi ve yayılmasının sorumlusudur. Toplumu bu körlüğe iten ise uygar toplumun temel direği sayılan burjuva demokrasi anlayışının ta kendisidir. “Biz şimdiden yarı yarıya ölüyüz dedi doktor, hayır, yarı yarıya canlıyız, diye karşılık verdi karısı”. Ama her iki koşulda da bir yarımlık, bir olmamışlık, bir yarım öznellik söz konusudur. Sistem bizi körlüğe ikna ederek, özne olma şansımızı elimizden almıştır. “Körlük”, insanın kendisi olma hayaline yakılan bir ağıttır bu yüzden.

Körlük üzerine birkaç notun arka arkaya sıralanmasından oluşan bu metni, bir hikâye ile bitireyim: Bir gün görme engelli bir adama sormuşlar “dünyada en çok istediğin şey nedir” diye, “uzatın ellerimi aya dokunmak istiyorum” demiş.

Canetti'yi yeniden okuma isteği doğurdu blog. güzel tespitler.

lostmentality  11 Temmuz 2008 10:59  

Burjuva demokrasisi üzerine bir etiket:

egemenlerin seçtikleri arasından seçmeye zorlanırız. gözümüz vardır, bakarız, ancak bunu göremeyiz... çünkü kavramların düşünmek için değil, egemenlerin tanımladıkları şekliyle iman etmek için var olduğuna inandırılmışızdır.
Sonuçta, bakar körlerden olur ve mazlumla zalimi ayırt edemez hale geliriz...

elestirel  11 Temmuz 2008 11:28  

zevkler tartışılmaz evet
ama renkler
işte orda durun beyler!..
imza: bir kör

nın sevdiğim bakış açısından bir buse...

helper benim  11 Temmuz 2008 11:49  

"önce parmak izlerimi, sonra yıldızları yitirdim" gibi bir şey yazmıştı borges ama tam da böyle miydi hatırlamıyorum.

engelskirchen  11 Temmuz 2008 13:44  

lostmentality,
teşekkürler.
eleştirel,
marx parlemanto burjuvazinin ahırıdır diyordu yanılmıyorsam. saramago'da benzer bir tespit yapmakta.
engels,
ama sesleri kazandım diyor Borges...körlüğünü bunca seven nadir adamlardan. galiba şiiri müzik olarak görenlerden olmasından kaynaklanıyor bu durum.

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 13:58  

evlenmeden olmaz,
körlük ve körleşme üzerine bir şey yazarken ister istemez canetti ve saramago'ya gönderme yaptım...çünkü yazı o romanlarla ilgili notları içeriyor. yazdıklarımından ne düşündüğüm çıkartılabilinir. ama bilhare uzun uzun anlatırım ne düşündüğümü, gerçekten merak ediyorsan. referans noktaları dayandığımız koca bir çınar gibidir. bir şeyi söylerken aslında sözlerimin alıntı olma ihtimali rahatsız ediyor beni...öyle bir rahatsızlığı yaşamak yerine direk alıntı yapmak daha huzur verici emin olabilirsin...

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 14:02  

ay mora rengini sormuş...neden böyle rengin diye...
mor aya rengini vermiş...

antiparadigmahatunu  11 Temmuz 2008 14:06  

hatun,
güzelsin :)

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 14:08  

renk kırıldı..müzik kırmızı şimdi..
o senin güzelliğin :)

antiparadigmahatunu  11 Temmuz 2008 14:11  

aranıyon cicim...bu soruna dair kafka blogumda konuşmuştuk oysa...ayrıca seninle konuşurken karşımda toktamış ateş varmışçasına davranmaktayım, bunu da belirteyim.
bu arada harbiden puan vermeyip ayara gelmişin kaçmadı gözümden.

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 14:14  

o zamanda aga sen şunu diyon: ama bak marx la aynı düzlemdesin, intihal yapıyon diyeceen, bilmiyor muyum ben seni (bak aşkın ağzı yaptırtmak zorunda bıraktın). yoksa ben de geyik blog yazarım, yılların büfecisini forest gump a, mahallenin delikanlısını dövüş klüpçüsüne çeviririm anasını satayım, nedir ki...
ama geçen blogta da dediğim gibi tarzlar farklı, ister istemez alıntı yapılıyor.

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 14:36  

gencecik çocuğun hayatını kararttın lan...bizim mahallede van damme'a hayran bir çocuk vardı. onun gibi yürür, dövüş sanatları öğrenmek için çalıştığı elektrikçiden kazandığı iki kuruşu kurslara harcardı. amcam birgün "önden değil ama yandan aynı van damme a benziyon" dedi çocuğa. çocuk havalarda. ama yaşam işte insana van damme olma fırsatı vermiyor. şimdi büfeci çocuğa yandan forest gump a benziyorsun diyeceğim, tüm çorumluları toplayıp saldıracak bana biliyorum. bak hiç alıntı yapmadan bir yorum yaptım. ben de halka yakın oldum mu acep...

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 14:46  

melih abi den böyle bir alıntı yapsam da anlamazdı bu evlenmeden olmaz, yine referans veriyorsun falan derdi durito'm...böyle yaman bir şahsiyetle karşı karşıyayım...

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 15:21  

Geçenlerde bir fotoğraf gördüm.Saramago'nun kitabını ters çevirmiş bir okuyucuyu resmediyordu.
Çok yerinde bir ironiydi.
o fotoğraftaki şahıs ile bu yazının sahibi aynı kişi olunca daha da manidar oldu:))

minnie mouse  11 Temmuz 2008 15:31  

:)))
"Azizim, güzel atlar da güzel şiirler gibidirler
Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam!"
demiş ece ayhan...
biz de tersinden bakarak anlamaya çalışıyoruz bazı şeyleri...

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 15:40  

adam geniş düşünen biriydi hacım, onunla yedili plase yapardın ancak...

estamos muchos bien  11 Temmuz 2008 15:47  

"Sistem bizi körlüğe ikna ederek, özne olma şansımızı elimizden almıştır."
çok iddalı geldi bana. bilemiyorum yani sistemin bizim rızamızı kazanma yolunu kullandığı açık, lakin özne olma şansımızı elimizden alması hususu ve bir de ikna mekanizmasını sistemin aygıtlarının yürüttüğüne vsye fazla vurguda bulunmak, kendimize yönelttiğimiz oklarımıza ve onların objektifliğine güvenirliği azaltıyor diye düşünüyorum. yani sistem gibi bir canavar var, çarkları var, hepimizi yiyecek, yedi. hayır. ben buradan beri tutamıyorum meseleyi. bireyin bu çevrelenmişliği nasıl ürettiği, nasıl dayattığı hatta, birbirimizin 'özne' liğiyle nasıl türden dertlerimiz olduğunu ve ikna etme kabiliyetimizi, 'o' sistemin aygıtlarından biri olagelerek nasıl 'ötekiler' üzerinde kullandığımızı düşüneduruyorum. falan..filan.

bağlamlar çok 'eğlenceli' idi. eşdost muhabbetinize girmek değil, lakin belirtmeliyim, herkes atıf yapıp da bu kadar 'az' oranda sıkıcı yazı yazamaz. :)
keyif aldım.

ahurani  12 Temmuz 2008 16:13  

althusserci bir umutsuzluk durumu ahurani o cümle... sağol katkıların için...

estamos muchos bien  12 Temmuz 2008 18:43  

:)) umutsuzluğa şımarık çocuk muamelesi yapan cezmi ersöz 'ü mü okusak azıcık ne yapsak??
estamos, siz katmışsınız. ben okudum.

ahurani  12 Temmuz 2008 19:02  

edith piaf da bir dönem geçici görme kaybı yaşar. o dönemde sesleri daha bir görerek şarkılarını söylediğini fark edince gözleri açılmasına rağmen, körlük hissini biraz daha uzatmak için görmüyormuş gibi davranmaya devam eder.

beatiik  13 Temmuz 2008 00:49  

bunu bilmiyordum hic, beatiik, sagol.

estamos muchos bien  13 Temmuz 2008 01:21  

ahurani, cezmi ersöz diyenlerin kulağını çekiyorum :)

estamos muchos bien  14 Temmuz 2008 13:55  

eline sağlık,çok güzel olmuş yine..
ama ben yemekte bahsettiğin,sosyomatta rekorlar kıracak blogu beklemekteyim hala :)

sijevis  21 Temmuz 2008 15:27  

ondan önce evlenmeden olmaz kardeşim için alıntısız, referanssız bir yazı kaleme alacağım kardeşim...diğer rekorluk yazıya sosyomat hazır değil daha...

estamos muchos bien  21 Temmuz 2008 15:34  

evlenmeden olmazla birlikte bir blog yazmanız,sosyomatı asıl sarsacak olan olaydır başkan..
diğer blog için sonsuza kadar beklerim,o bloga gelecek tepkileri sen az çok biliyorsun zaten :)

sijevis  21 Temmuz 2008 15:48  

neymiş o blog. blog mlog yok estamos. ben dediğim kampanyayı başlatıyorum...

evian  21 Temmuz 2008 15:52  

canım,
ben kardeşim için bir blog yazacağım, boynumun borcu o blog...buna mani olma olur mu?

estamos muchos bien  21 Temmuz 2008 15:54  

olabilirim galiba. bilemedim. ben bunu bi düşüneyim estamos'um

evian  21 Temmuz 2008 15:55  

belki fazla fantastik gelecek ama ben konseptine biraz daha farklı bir perspektiften yaklaşmak istiyorum. Sistem denilen a köle olmak mecburiyetinde kalan yada sistemle gözleri pahasına bir pazarlığa girişen birey üzerine farklı bir yaklaşım. Nietzsche'nin über-mensch konsepti! Modern toplumda bireyin özne olabilmeye yeterli fiziki-mental kapasitesi var mıdır?Ya da tersinden gidelim böyle bir talebi var mıdır?Modern toplumla modern insan arasında zaten bir özne-nesne ilişkisi var. modern insan modern toplumu (sistem) yaratmıştır.Hatta yazıda “Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük…” saptaması çok can alıcı. Yani sistemin gözlerini kapattığı zavallı den değil , sistemi yaratan aktif den bahsediyoruz. Ne ortada bir zorlama ne de bunun kibar biçimi var! Sorunun temel kökeni kanımca ne burjuva demokrasisi ne tekelci kapitalizm ne de emperyalist küreselleşme. Bunlar olsa olsa modern insanın eserleri. Modern insanın dünya algısının modern insanın algısının pratik sonuçlarıdır çünkü bu sayılanlar. Aynı pratik 20 yy da sosyalist rejimlerde de kendini yeniden üretti. Aynı nedenlerin aynı sonuçları üretmesinin kaçınılmazlığı gereği...Modern insan ardılına göre kördür sadece!(Über-Mensch) Görebildiği yaşayabildiği algılayabildiği dünyayı zaten var etmiştir (kendine uygun olan). Bu yaratısının şeklini değiştirebilir ancak kurallarını değil. Aslında bu yorumumu bir önceki bloğunla da yakından ilişkili (Kafkayla ilgili) . Kafkanın tüm anlatısı modernite sonrası bireyin modern toplumla arasındaki varoluş mücadelesidir. Konsept baştan ABSÜRD bir temele oturduğu için (modern toplumda modernite ötesi bireyin ne işi var?) tüm anlatının şekilsel olarak saçma olması kaçınılmaz olacaktır.Haliyle bu klasik neden sonuç ilişkisinin kalıplarını zorlar.Kafkanın kahramanları (aynı kendisi gibi) bir tohumdur. ait olmadıkları topraklarda otlar arasında sıyrılmaya çalışan fidanlar gibidirler. (über-mensch e giden köprü) çatışmaların olması kaçınılmaz olacaktır. Dava görülmeyeni GÖRMENİN davasıdır, (mesaj olarak GERÇEKÇİ)
Sanırım son bölüm bu yazıyla bir öncekini anlamsal bir bütünlüğe oturttu. saygılarımla...

BehindBlue  03 Ağustos 2008 04:38  

kafka nın bireylerinin post modern olduğuna, kafka nın anlatısının ise modern sonrasına öncülük ettiğine dair yorumlar sıkıntılı bence... kafka nın karakterleri olabildiğince sıradan tiplerdir...bu sıradanlıkları yaşadıklarını güçlü kılar zaten...yani ayrıksı ot durumu yok bence ortada...tabii seni doğru anladıysam... Nietzsche ve sonrasında foucoult'un özneye olan inançsızlıklarına dair tartışma ise ayrı bir parantesi hakkediyor sanki...bu tartışma önemli çünkü bugün öznenin oluşumuna inanıp bir şeyler yapmak, sorumluluk almak ile öznenin olanaksızlığını kabullenip her türlü umudu yitirmemiz arasında kalmış durumdayız...ben tüm olumsuzluklara rağmen insanın özne olma olanağının bulunduğuna inanma eğilimindeyim o yüzden...
blogumun panosunun niteliğini yükselttiğin için teşekkürler bu arada...saygılar benden...

estamos muchos bien  03 Ağustos 2008 14:03  

sıradanlık-sıradışılık ayrımımın kriterlerini biraz açayım o zaman. kafka'nın karakterleri elit karakterler değildir, göze çarpar bir olağandışılıkları yoktur.(sporcu, sanatçı, aşırı zengin aşırı fakir, kral prens büyücü vs vs gibi ünvanlar yada yetenekler)Bu anlamda sıradan kişilerdir onda haklısın. Onları sıradışı yapan sıradan yaşamlarının sınırlarını zorlayan varoluş çabalarıdır. Kapalı kaldıkları odada birkaç kere pencere camına çarptıktan sonra sınırları zorlamaktan cayan sinekler ve inatla deli deli uçup tekrar tekrar cama pike yapan, duvarlarda tavanda bir açıklık arayan arasındaki fark gibi! Eğer son pikesinde ölmez yada dikkat çekici vızıltısının neden olacağı şiddetli bir terlik darbesinden kurtulabilirse, kapı açılır açılmaz özgürlüğe ilk adım atan sinek de işte bu olacaktır. Kim bilir belki kapıdaki anahtar deliği, pencerenin su tahliye açıklığını kendisi fark edecek oradan kendisi çıkıp gidecektir! Bu anlamda ayrık otlarıdır, bu anlamda tohumdur, bu anlamda değillerdir bu kahramanlar. (Aynı Kafkanın bizzat kendi hayatı gibi..) Modern sonrası anlatıya öncülük etme niteliğini anlatının hem konusu hem işleniş biçimi kazandırıyor. Pek tabi ben sade bir vatandaş olarak ancak sunuyorum burada. Doğrulanabilir veya yanlışlanabilir seçenekler arasında benim yorumlarım da eninde sonunda bir renktir.
ve un özne sorununa yaklaşımlarını büyük ölçüde paylaşıyorum. (Toplumsal dönüşümlerin öznesi olarak modern birey anlamında). Kuşkusuz lerin her çağda her coğrafyada bir yanlışlık eseri olarak da olsa bulunabilecekleri gerçeğini kabul ederek...

BehindBlue  03 Ağustos 2008 20:10  

kafka nın kişileri gerçek üstü olduğunu söylemek biraz abartı olur...evet samsa nın böcek olması ile ilgili böyle bir tespit doğru olabilir ama dava ve şato da yaşananlar burjuva demokrasisi içerisinde sıokça yaşanan istisna durumların yansımalarıdır...istisna durumuna dair sıkı bir çözümleme için agamben in kutsal insan ını okumanı öneririm...
modern- post modern tartışması hepten sıkıntılı bence...gerçek-üstü karakterler ve olaylar eğer post modern anlatının karakteristiği olacaksa don quixote, gargantua ve dahası binbir gece masalları da modern sonrası eserler olarak okunabilirler... gerçi bunu savunan kuramcılar yok değil... ama bu eserlerdeki çağları aşan kuvvetli anlatı onları sınıflandırmamızı engelliyor...
körlük te de benzer bir tartışma yapılabilir...fantastik bir romandır çünkü bir ülkenin tamamı kör olmaktadır...bencce naturalist bir romandır diyebiliriz çünkü dışarıdan gözleme dayalı karakterlere mesafeli bir anlatım seçilmiştir...gerçekçi diyebiliriz çünkü toplumsal ilişkileri tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir... sınıflandırmalar genellemelerdir ve roman gibi melez bir sanatın değerlendirilmesinde sıkıntılar yaşanır deyip toparlayayım...yani söylediklerimi sana cevap veriyormuşum gibi okuma olur mu BehindBlue? saygılar...

estamos muchos bien  05 Ağustos 2008 11:14  

Vay anasını! Resmen Marekeşte Keşmekeş!

O değil de hani bu Körleşme'de Therese diye bi karakter var ya, aynı Fidan teyze değil mi? Ömrümü çürüttü kadın yemin ederim.

Kaptan Lili  13 Ağustos 2008 15:08  

sinem in annesi :) kesinlikle...gerçi halası da pencereden atlamama sebep olmuştu biliyorsun...

estamos muchos bien  13 Ağustos 2008 15:11  
bu yazıya puanı basanlar: